Öylesine…

Öylesine…

Sabahtan akşama kadar yazsam ben. Nefes alıp verişlerim kelimelerim olsa. Sabah, öğle, akşam, katığım satırlarım. Yağmurlu bir sabaha uyansam, yüzümü sabahın serinliğine uzatsam, rüzgarın iç ürperten dokunuşlarında kaybolsam.

İşe gitmesem. Para kazanmak zorunluluğu tedahülden kalksa. En sevdiğimle güne başlasam, en sevdiğimle, kalemimle kağıdımla işte. Şimdilerde kağıdın kalemin değeri düşmüş. İçine atmaca gibi bekleyen, en zayıf anlarımı, zaaflarımı kollayan, idrakime sığmayan, adına yapay dedikleri bir zeka ürününü yerleştirdikleri ve her nasılsa beni en çok sevdiklerimden daha iyi tanıyan, bilgi sayan, bilgi tutan o aletin tuşları makbul. Kağıtla kalem küskün herkese.

Ben hep yazsam. Öylesine. Hiçbir sanat kaygısı gütmeden. Tüm hislerimi olduğu gibi. Okur musunuz? Siz sadece iyilikleri mi okursunuz? Peki, insanları okur musunuz? Okuduğunuz her kitabın bir birey olduğunu düşünür müsünüz? Çok okuyan biriyseniz, şimdiye dek ne çok insan tanıdığınızın da ayırdında mısınız? Yoksa yoldan geçen bir çöp kamyonuna bakar gibi, bir kitabın sayfalarını, parmak ucunuzla hafifçe ıslatıp kendinizden bir parça bıraktıktan sonra, son sayfanın merakıyla sadece çevirir misiniz? Öylesine…

Belki kitap sevginiz “Ben okudum, ben çok okudum” tezinize mesnet var edebilmek için. Ben görmedim öylesini… Lakin hayatından geçtiği insanların iç dünyasını anlamaya çalışmadan, gözlerinin ardındaki ebedi alemi görebilmek için en ufak çaba sarf etmeden, bir duraktan geçer misali, bir müddet kalıp sonra çekip giden, sırf o durakta vadedilenlerle açgözlülüğünü tatmin etmek isteyip de, tek bir çöp parçası bile bırakmadan geriye, o duraktan bir başka durağa doğru düdük öttüren. Ya da sadece o durakta durma emri verildiği için kalan, toplum kuralları denen o üst merci öyle münasip gördüğü için, yalnız görevini yerine getirmek iştiyakıyla bir insan evladının ömür durağında yer kaplayan. Efradın kaide saydıklarına göre yaşayan. Gördüm öylesini.

Öylesinin çok okuyan biri olduğunu düşünün. İnsana yaptığını kitaba haydi haydi yapar. Yazarının satır aralarına, nokta artlarına sıkıştırdığı diğer evreni tanımaz, dilden düşen de sırlananlara, kafa yormaz.

Kimisi yapar bu dediklerimi; düşünür, görür, anlar, bilir, kavrar, hisseder, içselleştirir, kapar, yakar, yıkar, ahkam keser; ardınca keser, biçer, deler, geçer, atar bir kenara en sonunda, bir kitabın içindekileri… Bir kitabı anlamaya çalıştığı kadar bir insanı anlamaya çalışmaz böylesi.

İşte bunları düşününce insan; ne sevmek, ne güvenmek, ne inanmak istiyor. Ve bir yerde tıkanıp kalıyor kalemi, kelimeler soğuyor, eriyor, mum ahvali. O vakit sözcükler içe dönüyor; teşbih, mecaz boynunu büküyor.

Ey kalem erbabı! Halin nicedir şu saatten sonra? Velakin senin en kıymetli hazinen kalemindir, varsın bilinmesin kıymetin… Yine tek dostun, en ala gerçeğin, kızıl terennüm püskürten yanaryüreğin. Dökülünce her şeyin, kirin, pasın, belki rahat bir nefes daha alırsın.

Yorumlar

bir yorum bırakın